Anasayfa Yayınlar Afrique Noire

Afrique Noire

e-Posta Yazdır

    Afrika’yı gençlik yıllarımda merakla okuduğum Zambiya doğumlu İngiliz romancı Wilbur Smith’in eserlerinde tanımaya başlamıştım. Merakla okuduğum yazarın romanlarının ana temaları Afrika’da geçmektedir. Daha o zamanlarda hayalini kurduğum Afrika gezilerimi yaşamımın daha sonraki yıllarında çeşitli  vesilelerle kısmen de olsa gerçekleştirmeye çalıştım. Fakat Afrika’nın o romanlarda okuduğum  gerçek yüzünü ancak geçen ay motosikletimle katıldığım Mali-Burkina Faso-Nijer turunda gördüm. Fransız bir organizatörün düzenlediği bu turda motosiklet üstünde 8 günde 3600 kilometre yol yaptık. Hakiki Afrika’yı keşfetmemi sağlayan ve bende unutulmaz hatıralar bırakan bu turu hem yazdıklarımla hem de çektiğimiz fotoların bazıları ile bu yazıda sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

     2 ay öncesinden motosikletlerimizi göndermiş olduğumuz için Paris’ten Mali’nin başkenti Bamako’ya uçakla gelerek başladığımız tura dokuzu İstanbul’dan olmak üzere 10’u bizden, diğerleri çoğunlukla Fransa’dan olmak üzere tamamı Harley Davidson marka 35 motosiklet ve sürücüleri katıldı. Aynı zamanda turda bizi kamyonlarla takip eden tamir ve servis elemanları, yine motosikletli güvenlik görevlileri ve bazı sürücülerin refakatçileri vardı. Uzun süreli ve meşakkatli geçen turu katılımcıların hepsi önemli bir kaza olmadan tamamladılar. Ancak resmi Fransız yetkililerin uyarısı üzerine  organizatör tarafından Usame Bin Ladin’in bulunduğu sanılan Nijer, tur programından çıkartıldığı için sadece diğer iki ülkeyi yani Mali ve Burkina Faso’yu yapabildik. Ortalama ömür süresi yaklaşık 47 yıl, ortalama çocuk sayısı her bir kadın için 6.81 ve kişi başına düşen milli geliri 800 dolar civarında olan Afrika’nın bu en fakir ama en güler yüzlü insanlarının tarihin derinliklerinden beri hiç değişmeden yaşadıkları  ülkeleri yakından tanıma şansımız oldu. Günümüzde medeniyetin bize sağladığı rahatlık ve olanakları bir kenara bırakıp gittiğimiz ülkelerde yaşadıklarımız ve gördüklerimizle sanki binlerce yıl geriye gitmiştik. Seyahat boyunca geçtiğimiz elektriği  hatta camı çerçevesi ve kapısı olmayan evlerden oluşan yerleşim yerleri, yarı çöl bozkırlar, timsahlı gölleri , adını Latince’de kara anlamına gelen niger sözcüğünden alan Nijer nehri, görkemli Mount Hombori tepeleri ve de etkileyici insan manzaralı unutulmazdı. Şimdi bu yazıyı yazarken kendimi sanki Wilbur Smith’in romanlarının içinden çıkmış gibi hissediyorum. Bugüne kadar dünyanın bir çok yerine gitmiş ve 68 ülke görmüş biri olarak size bu seyahatte  inanılmaz bir deneyim edindiğimi söyleyebilirim.

     Bizden çok uzak ve farklı bir coğrafyada yaşayan bu ülkelerin insanlarına bakınca  siyah renkli ciltlerinde subtropikalden çöl iklimine dönmüş olan hava şartlarının sert fiziksel etkisinin izleri  rahatça görülüyordu. Büyük çoğunluğu zaman içinde Müslümanlığı kabul etmiş olsalar da yol boyunca gördüğümüz değişik etnik gruplardan insanlar, çarpıcı çok renkli giysileri ile geleneksel animist kültürel özelliklerini günümüzde de sürdürdüklerini gösteriyorlardı. Her iki ülke de birbirine çok benziyordu. Kilden yapılmış yapılar, canlı pazar yerleri, ahşap çivili camiler, kolonist dönemden kalma Fransız yapımı binalar, uçsuz bucaksız yarı çöl bozkırlar ve özellikle gördüğüm kadınlar ve çocuklar bende yaşadığım sürece unutamayacağım izler bıraktılar. Hele çocukların bize sürekli söylediği 3 kelime vardı ki bunlar hafızama kazındı. “Dubabu”, “kadu” ve “bidon”. Yani “beyaz adam”, “hediye” ve “su kabı”. Ne kadar ilginç değil mi? Organizatör tarafından Fransa’dan taşınan içme sularımızın plastik kapları, orada çocuklara en fazla dağıtabildiğimiz hediyeler oldu.

     Altın, boksit ve manganez gibi değerli maden yatakları olduğu halde bunları işletemeyen ve neredeyse hiçbir sanayi kuruluşu olmayan bu ülkelerde halk, çiftçilik ve hayvancılık yapıyor. Ancak topraklarının sadece yüzde onunun verimli olduğunu düşünürseniz bunun ne kadar yetersiz olduğunu anlarsınız. Ama her iki ülkenin de ortasından geçen, dünyanın en fazla debiye sahip 3. akarsuyu olan Nijer nehrinden faydalanamamaları ilginçtir. Bu nehrin üzerinde ne bir baraj var, ne de sulama kanalı. Ancak neredeyse 200 kilometresi hariç 3600 kilometrelik güzergahımızda geçtiğimiz yolların ülkemizdekinden daha kaliteli asfalt yollar olduğunu söylemem belki sizleri şaşırtacaktır ama bu yolları yapanın Avrupa Topluluğu olduğunu söylersem o zaman normal gelecektir. Ancak Nijer nehri boşuna akıp giderken, bu tarım ülkelerinde hiçbir sulama kanalı yapılmamış olması ilginç değil mi? Halbuki saatlerce motosiklet sürerken yol boyunca sadece birkaç araca rastladığımızdan, bu yolları yapacaklarına sulama  kanalları yapsalar daha mı iyi olurdu diye düşündüm durdum. Belki de o zaman yaptıkları yollarda kullanılan araçları kime satacaklardı?     

     Batılılar tarafından 15. yüzyıldan itibaren sömürgeleştirilmeye başlanan Afrika ülkeleri her ne kadar günümüzde resmen bağımsızlıklarına kavuşmuş olsalar da hâlâ huzur ve istikrara kavuşabilmiş değillerdir. Günümüzde sömürgeci devletler batı yanlısı diktatörleri ve baskıcı rejimleri iktidara getirmek ve desteklemek suretiyle, kıtayı “bağımlı” bir konumda tutmaya devam etmektedirler. 1960 yılına kadar Fransız sömürgesi olan Mali ve Burkina Faso’da çok ilginçtir ki halen resmi dil Fransızcadır. Her ne kadar zengin doğal kaynaklara sahip olsalar da hâlâ ilkel çağların yaşam şartlarının sürdüğü bu ülkelerin içinde bulundukları durumun sorumlusu hiç şüphesiz yüzyıllarca olan sömüren ülke olan Fransa olduğunu düşünmek çokta şaşırtıcı değildir. Bu nedenle yazıma Afrika’yı karartanların lisanında koyduğum bir başlıkla yani “Afrique noire” ile başlamayı uygun gördüm. Umarım bir gün “Kara Afrika” aydınlanacaktır. Ne de olsa Obama ile dünyada romantik ve haktan yana bir dönem başlıyor diye bekliyoruz. Yani Amerika’nın başkanı karardıysa, bir gün Kara Afrika’da aklaşacaktır diye bir hayal kurabiliriz!.

     Buraya kadar hep Afrika’yı anlattım. Yaptığımız tur motosiklet sürüş becerisi açısından değerlendirildiğinde zordu ama pek heyecanlı değildi. 30-38 derece sıcaklıkta ve güneş altında yaptığımız yolların neredeyse tamamı düz ve asfalt olduğundan sürerken zaman, zaman uykumuz bile geldiği oluyordu. En heyecanlı etap 220 kilometrelik kırmızı toprak yoldu. Oldukça engebeli olan bu yolda geçen sürüş süresi yaklaşık 5 saat kadardı. Güvenlik görevi üstlenen bir Fransız arkadaşımızın düştüğü ve yaralandığı bu yolda ben de en az 3-4 kez kumda kayarak düşme tehlikesi atlattım. Etabın yarısında öğle yemeği için durduğumuzda giydiğimiz kaska ve koruyucu rağmen hepimizin yüzleri, elleri ve kıyafetleri en az 2-3 mm kalınlıkta toz içindeydi. Islak mendillerle ve suyla elimizi yüzümüzü yıkayarak temizlendiğimizde bile yemek yerken toprak yemiş gibi oluyorduk. Tur boyunca yaşadığımız bir başka heyecanda etrafta otlayan keçilerin aniden önümüze çıkması oluyordu. Yine 2 arkadaşımız motosikleti ile keçilere çarpmalarına rağmen önemli bir yaralanma olmadan kazaları  atlattılar. Burada anlattığım gibi sürüş zevki açısından pek haz vermese de turumuz Afrika’yı tanımak ve yaşamak bakımından inanılmaz bir deneyimdi.